Ölüm tek gerçekmiş. Peki hayat daha mı az gerçek? Hem hayat olmadan ölüm olur muymuş?
"Pek çok insan kendini, ray nereye giderse oraya gitmek zorunda olan bir tren gibi yaşıyor ve çoğu zaman da bunun farkına varmıyor", diyor Engin Geçtan.
Neyse ki bizim ruhumuz raydan çıkmış olabilir – fakat bunun bedeli hiç de hafif değil, Engin hocam.
Ne güzeldir ki yaşamak, yaşamı benimsemek, bilincine varmak, korkusuzca her şeyin geçiciliğine.
Çocukluğumu başka biri olarak hatırlamamalıydım.
Sonra bize dedi ki: "Ben burada olmaya devam edeceğim. Hayatınızın akışı içinde dönebileceğiniz tanıdık bir yer olmak istiyorum." – Bu ne de güzel bir niyetti!
Biz eylülü daha yeni karşılamamış mıydık?
Görünür olmayı oldum olası sevemedim. Lakin bunun bendeki nedenlerini öğrenince, görünür olmaya karar verdim. Çok geçmeden bu kararı veren kendimle de ters düştüm ve kendime "Madem görünür olmamak için nedenlerin var, niye o nedenleri kabul etmeyip kendini özgür bırakmıyorsun?" diye sordum. Sonra, yine kendime, "Belki de o nedenleri beğenmeyip kendime karşı meydan okumak istedim ulan!" dedim. İnsanın kendisine karşı inadı tutmuş olabilir pekala. Sonra dedim de dedim – derken, konunun aslını unuttum.
İlk anda küçük görünen, çağrıştırdıklarıyla bir dağ oluveren duyguların başlangıç noktası görünmez hâle gelebiliyor.
Herkes gibi o da bu mizansenin bir parçasıydı, ama hissettiği yabancılık her halinden belliydi ve onu sahici kılan da buydu.
Hatalı bir çeviri görünce çok acı çekiyorum.
Keşke kardeşimin küçüklüğüne geri dönebilsem. Bir geç kalma hissi duyuyorsam, sadece bu yüzdendir.
Akademik felsefenin bugünkü sorunu, felsefeyi güvenilir ve zararsız bir şeye dönüştürmesi ve onun tehlikeli, sarsıcı gücünü büyük ölçüde söndürmesi. Filozof tipi, yerini uzman tipine bırakmış. Eyvahlar olsun.
Bugünün felsefe profesörü: kurumsal olarak ehlileştirilmiş, düşünsel cüretten yoksun; uysal, uyumlu, uykulu bir varlık. Bu durum özellikle Batı akademisinde daha belirgin.
Kendi kimliğimizin bir parçası ancak bir başkasında görünür olur, bir başkasıyla filizlenir. Değerli karşılaşmalardır bunlar.
Hep özdenetim beni kurutabilir. Hep geçirgenlik beni sular altında bırakabilir.
Her şey biraz da bedenin duyguları taşıyabilmesiyle ilgili. Kaygının sürekli baş göstermesiyle bu yeti körelebiliyor; sıradan, doğal şeyler bile orantısız bir ağırlık kazanmaya başlıyor; bünyeye yük biniyor, mide kasılıyor, nefes daralıyor. Her şey vahimleşiyor. Böyle olunca, kontrol etme ihtiyacı da güçleniyor. Oysa hiçbir şeyi kontrol etmek istemiyorum. İçimdeki bu basık ve nemli iklimin yerine rüzgârın serin estiği ferah bir ruh hâli düşlüyorum.
Başka birinin acısına tanık olup kendimizinkini küçümsemek niye? Kendi acımızın geçerli olabilmesi için dünyadaki en ağır acıya sahip olmamız mı gerekiyor ki? Bu ölçüyü anlayamadım ben.
Şunu da duyuyorum bazen: "Bak, senden daha kötü durumda olan biri bile bir şeyler yapıyor, sen de yapmalısın." Bir başkasının acısı sadece bizi terbiye etmek için kullanılan bir malzeme midir ki? Bu tür telkinlerde sanki insan siliniyor gibi geliyor bana.
Haftada bir kere olsun amcamla teyzemi ziyarete gidiyorum, hem kuzenlerimi de görmüş oluyorum. Dün eve dönerken farklı bir yoldan yürümek istedim, yolu biraz uzattım ama çok hoş bir hava vardı. Meğer tanımadığım sokaklarda ne güzel ağaçlar varmış! Geniş gölgelerini her yana seren büsbüyük, yemyeşil ağaçlar. Öylece bakakalınca yol biraz daha uzamış oldu.
Kırlangıçlar, ebabiller, leylekler - ve eylül. Kuşlar ve ruhum için göç vakti.
Çocukluğumdaki o aile kalabalığını çok özlüyorum. Halalarımı, teyzelerimi, dayımı, şirin kalpli anneannemi, amcamla babamın hararetli tartışmalarını, o aniden verilen kararları, hadi deyip yola koyuluşlarımızı, etrafımı saran o diri ve yoğun yaşamı. Her şey çok sesli ve taşkındı, ama çok da sevgi doluydu. Sanki her an her şey olabilecekmiş gibi bir duygu vardı havada, capcanlıydı her şey, samimiydi. Gördüğüm sevgi beni büyülerdi. Ruhumun sahiden evinde olduğunu hissederdim. O günlerin üzerinden ne kadar da çok zaman geçti. Vedalar ne zor. Hasret ne zor. Geçmiş ve hasret. Eylül ve hüzün.
Evrenin varlığı bizi büyülüyorsa, aynı evrenin içinden çıkmış kendi varlığımızı neden hayret alanının dışında bırakıyoruz?
Evrenin bir parçasıysak, onun karşısında neden kendimizi ufak hissedelim? İnsan evren karşısında hiç ufalır mı? Büyülenir ancak.
Kütlelerin çekimine, yörüngelere, güneşe, suya, toprağa, soluduğumuz havaya bağlı, var olan her şeyle aynı bütünün parçasıyız. Akıl almaz bir mucizenin içindeyiz aslında. Ne yazık ki alışılmış olanı sıradan sanma gibi bir eğilime sahibiz. Tekrar, mucizeyi gözümüzde olağanlaştırır.
Gagalı dostlarım kuşlar, patili dostlarım kediler.
Güvercin bir haftadır uğramıyordu. Yavaş yavaş merak etmeye başlamıştım ki bir de baktım hiçbir şey olmamış gibi bu sabah penceremde beliriverdi; lıkır lıkır suyumdan içiyor. Sen nerelerdeydin acaba! "Hayat kısa, gökyüzü büyük" der gibi bir bakışı vardı. İtiraz edemedim.
İyileşmek, işlevsel hâle gelmek demekmiş. Bilmiyordum, ama öyleymiş. İşlevselliğini kaybeden, hasta sayılırmış.
Sonra bana "Hayat böyledir ve zordur" diye bir şeyler geveledi. Oysa kastettiği şey hayat değil; içine doğduğumuz düzen. Ama o, düzeni bir doğa yasasıymış gibi görüyor, onu hayatın yerine koyuyor. Ona uyum sağlamanın zorluğundan ve zorunluluğundan bahsediyor, yani düzene itaat ediyor ve bunun bir olgunluk olduğuna inanıyor.
Kuşların mâsumiyeti bana çok dokunuyor. Instagram'da bir hesaba denk geldim. Bir kadın, sokakta bulduğu yaralı kuşları alıp tedavi ediyor. Bir videosunda enfeksiyon kapmış bir güvercin buluyor; iyileşmesi için ilaç veriyor, yemini ve suyunu eksik etmiyor, onu sarıp sarmalıyor ama ne yazık ki güvercin kurtulamıyor. Kuşun her şeyden habersiz o mâsum bakışı gözümün önünden gitmiyor, hatırladıkça üzülüyorum. Yaşamının son günlerini hiç değilse sevgi ve şefkat görerek geçirmesini sağlayan o kadından Allah razı olsun.
Evimin çevresi çok ağaçlık; burada pek çok farklı kuş türü yaşıyor. Penceremin önüne her gün bir kap taze su koyuyorum, belki içerler diye. Bunu yaklaşık iki aydır yapıyorum ve tek bir kuşun içtiğini görmedim – ta ki düne kadar! Bir tahtalı güvercinin sonunda suyu fark edip içti. Bugün de tekrar gelip içti. O kadar mutlu oldum ki! Suyun yerini artık öğrenmişe benziyor. Umarım diğerleri de fark eder; böylece ne su bulmakta zorlanırlar ne de kirli sulardan içmek zorunda kalırlar.
Askıda duran ya da çözülmesi gereken meseleler olduğunda asıl yapmak istediğim şeylere zaman ayıramaz oluyorum; zihnimi tamamen işgal ediyor. Önce engeller giderilsin, sonra kendime yönelirim diyorum, ama bir sorun çözülüyor, çok geçmeden yenisi peyda oluyor. Hayatımda bütün uyumsuzlukların nihayet sona erdiği bir dönem hatırlamıyorum; varsa da çok kısa sürmüştür.
Her canlının kendisine biçilen bir ömrü, içinde belirdiği bir zaman penceresi vardır. Bir süredir her canlıya bu gözle bakmaktan kendimi alıkoyamıyorum; bir yandan içime ağır bir hüzün oturuyor, öte yandan şimdi burada olmanın, sevdiklerimi yanımda bilmenin derin mutluluğunu yaşıyorum.
Eve dönerken, henüz dört ya da beş yaşlarında bir çocuk dikkatimi çekti, annesine heyecanla bir şey söylemeye çalışıyordu. Yanlarından geçerken ancak ne dediğini anladım: ağaçta bir baykuş görmüş, onu işaret ediyordu. Bunu duyunca ben de heyecanlandım, çocuğun gösterdiği yere baktım. Evet, orada duruyordu: gözlerini kocaman açmış bir baykuş! O da şaşkınlık içinde bize bakıyordu. Fakat çocuğun annesi hiçbir tepki vermedi, önüne bakarak yürümeye devam etti. Çocuk, annesine tekrar tekrar seslenince, annesi bu sefer sinirlenerek "Sus artık, anladık, bir baykuş" diye çocuğu küçümseyici bir tonla azarladı. O an ben de azarlanmış hissettim kendimi. Sonuçta ben de heyecanlanmıştım. Neyse, iyi ki bizim dilimizden anlamıyorsun, sevgili baykuş. Şaşkınlığın daim olsun.
Varlığın özü, benden olduğu gibi görülmek istiyor. Bundan haberdarım, çünkü bu istek kendi istencimde bir kip olarak tezahür ediyor. Gelgelelim onun özüne vâkıf olabilmem mümkün değil; onu tam anlamıyla olduğu gibi göremem, kavrayamam. Bu durumda geriye tek bir imkan kalıyor: onun gîzini sayısız bakış açısıyla kuşatmak. Bu bakış açılarından biri de şu olabilir: onu, bilinmezliği ile kabul etmek.
Bilim der ki: bu nesne bu şekilde hareket eder, çünkü şu veya bu doğa kanunu işlemektedir.
Peki, ama doğa kanunları neden tam olarak işlediği şekilde işler? Beni asıl ilgilendiren kısım bu. Bilimin ise buna cevabı yok. Pek tabii olamaz da. Doğa, özünü gizler: tanrısal bir reflekstir bu.
Sanatçı, bağımsız hareket eden bir varoluş biçimini ortaya koyar; bir sistemin temsilcisi değildir – hele ki bir reklam yüzü hiç değildir.
Ne var ki bu anlayışla hiçbir bağ taşımayanların sanatçı sıfatıyla meşruiyet kazanmasına tanık oluyoruz. Bu kullanışlı yüzlerin sanatçı olarak adlandırılması hassas kulaklılarımızda rahatsız edici bir çınlama yarattığından, onları doğru biçimde adlandırmalıyız. Mesela: birtakım yeteneklere sahip pazarlama figürleri.